Monday, June 25

EURO 2012 En Yakışıklı 11

tüm önemli futbol organizasyonlarında yapmayı alışkanlık haline getirdiğim yakışıklı 11ini bu sene de çeyrek finale kalan takımlar arasında yapmaya karar verdim ve bu defa pozisyonlardan bağımsız her ülkeden minimum bir futbolcu alma ve geçen senelerde seçtiğim oyuncuları mümkün mertebe tekrar etmeme kararıyla çıktım yola. vefakat yunanistan çirkinlikte yarışan futbolcularıyla ne kadar zorlasam da listeye birini sokamadı, kusura bakmasınlar.

Çek Cumhuriyeti
Jan Rezek
Hokka burun, kepçe kulak, kemirgen tipli erkeklerde açıklama getiremediğim bir karizma görüyorum.



İngiltere
Andy Carroll
Normalde uzun saçlı erkek en sevmediğim bir şey ama adam bitmiş okeye dönüyor.



Fransa
Mathieu Debuchy
Fransızlığından beklenmeyecek kadar şirin, iyi aile çocuğu; o kadar ki maalesef çıplak tek bir fotoğrafını bile bulamadım.



Almanya
Holger Badstuber
Hans kategorisinde olabileceklerin en iyisi; ayrıca böyle brad pitt stayla keskin yüz hatlı erkeklere kredi vermek lazım.



Mario Gomez
Biri yandan action diye bağıracak Gomez filmin kötü adamı olarak karşımıza çıkacak gibi; 'villain karizması' paçalarından akıyor.




İtalya
Federico Balzaretti
Google'daki çoğu fotoğrafına sümüğünüzü sürmezsiniz ama sahada bir başka, 'sahne karizması'ndan yırttı.




Gianluigi Buffon
Buffon'a ıslanmayan kadının vajinasını geri istiyorlarmış.




Portekiz
Raul Meireles
Hapishane kaçkını havasıyla içimizdeki sado/mazo kadına hitap ettiğini görmezden gelemem.




Miguel Veloso
O kadar muntazam bir suratı var ki atilla taş kaşlarını ve zamanında saçlarını uzatıp manikürcü röflesi yaptırdığını bile görmezden gelebiliyor insan.



İspanya
Xabi Alonso
Kızıl sakal = sınırsız karizma.




Gerard Piqué
Yakışıklı futbolcululukta bir dünya markası.




Teknik Direktör
Joachim Löw
En büyük rakibi Slaven Bilić çeyrek finale kalamayınca sahne ona kaldı.



En iyi forma tasarımı
Portekiz
Adidas olmayışıyla kaba çizgilerden kendini kurtarmış, vücudu bölüş şekliyle omuzların genişliğini ön plana çıkartan, ülkenin renklerinin avantajını iyi kullanan bir forma olmuş.





Friday, June 8

Pac Man Abbey Road Tee

voodoo girl's "bunu yapan insan olamaz" series vol. 18


Urban Outfitters

mı acaba?

Ken: Women don't make a move until they're ready. They can be with a guy for two years and spend the last 6 months trying to get over the guy so that when they're ready to move on, they just move on. Guys are totally different, when they break up they do if fast, but they can spend years trying to get over the girl because usually they don't think it through. 


what love is, 2007. (çok kötü puan almış imdb'de ama ıssız adam'a yüksek puanlar verildiğini düşünürsek yemeyin bunları, fırsatınız olursa izleyin. ilişkiler üzerine güzel çıkarımlar var ve kız filmi de değil).

Saturday, May 26

bağ benim belletirim am benim elletirim

malum başbakan bir milyarıncı "gündemin rengini değiştireyim ve ne kadar saçmalarsam saçmalayayım gelecek seçimlerde yine oyların amına koyayım" şenliklerinde bu hafta "Sezaryen doğuma karşı olan bir başbakanım. İki, kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Buna kimsenin müsaade etmeye hakkı olmamalı. Ha anne karnında bir çocuğu öldürürsünüz, ha doğduktan sonra öldürürsünüz. Hiçbir farkı yok" buyurdu. kürtaj meselesiyle ilgili tüm söyleyeceklerimi zamanında şurada söylemiş olduğumdan o konuya hiç girmiyorum. özetle bir erkek "kürtaj cinayettir" gibi bir fikre özgürce sahip olabilir vefakat bir kadının kürtaj hakkını elinden almaya çalışan eylemleri empoze etmeye rahmi yetmez. ama benim asıl meramım bu empoze edilmeye çalışılan tüm düşüncelerin kadınlar üzerinde yoğunlaşmasıyla alakalı. kürtaj, evlilik dışı ilişki, erken evlilik gibi devlet eliyle sınırları çizilmeye çalışılan her konunun, kitlelerin afyonu din ve dini düşüncelerle desteklenmeye çalışılırken özünde hep kadının kendi hayatıyla ilgili kararlar almasını engelleme güdüsü yatıyor. sınırlandırılmaya çalışılan hayatlar, verdirilmeyen kararlar hep kadınlara ait. ve bu da alp'in behzat ç üzerinden özetlediği muhafazakarlık illetinin tanımı. benim durduğum nokta ise net: bir kadının hayatıyla ilgili aldığı kararlara değil devlet baba, hiç bir baba karışamaz. zamanında bireyselliğini geliştirememiş, sürekli bir erkeğin (sırasıyla babası - sevgilisi - kocası) onayıyla yaşayan, öyle yaşaması öngörülmüş kadınların devletin babalığını da gözü kapalı kabul etmesi şaşırtıcı olmamakla birlikte bu mentalitenin eğitimli kadınlar ve modern geçinen erkekler tarafından da destekleniyor olması son derece kaypak ve korkutucu. içinde bulunduğu toplumun değerlerine uyum sağlamaya çalışmaktan kendi değerlerini oluşturamamış insanlarla dolu bir toplumda, oyların %50sini almış bir başbakanın çıkıp kadınlarla ilgili ileri geri konuşması değil; bahsi geçen ülkenin kadınlarının hep birlikte AM BENİM ELLETİRİM diyememesi benim kanıma dokunan.     

Sunday, April 22

it's only a gambling problem if you are losing

yemeyin bunları arkadaşlar
aylar önce ezik twitter fenomenleri gibi kendisi hakkında söylenen her iyi şeyi RTleyen hava yolu pegasus'tan ucuz kıbrıs biletine denk gelip "e hadi bir sonraki tatilimizde de oraları görelim yurt dışına çıkmaktan daha ucuza gelir" kafasıyla satın almış idik. söz konusu gezi geçtiğimiz hafta gerçekleşti. şimdi burada kıbrıs gezi notları yazmak avrupalılığıma yakışmaz ama bu casino işine değinmeden edemeyeceğim çünkü hayallerimle oynandı. 
kumarhane denilince benim aklıma hollywoodla, televizyonla büyümüş bir nesle yakışan şekilde default las vegas dizisi geliyor; bir takım godaman amcalar ve yanlarındaki mini etekli genç kızlar, değişik kumar masaları etrafına toplanmış takım elbiseli erkekler ve gece elbiseli kadınlar, elde viski kadehleri şuh kahkalar falan aman da nasıl eğleniyoruz hissi. bu kafalarla gittik yeni açılan ve şu an kıbrıs'ın en gözde oteli denilen (hatta taksi şoförüne bakılırsa serdar ortaç'ın kumardan 15 konser borcu varmış bu otele böyle de kıbrıs magazin dünyasına hakim olurum iki dakikada) cratos'a. 
bir kere içerisi kurtlar vadisi'nden fırlama adamların poker oynadığı yan oda ve rulet masaları dışında bildiğin yetişkinler için atari salonu. millet geçmiş o katiyen ne yapıldığını anlayamadığım oyunların başına birtakım renkli düğmelere falan basarak vakit geçiriyor. rulet masalarında ise göğüsleri göbeklerine kadar inen chp kadın kolları fönlü teyzeler ağızlarında sigara chipleri bir oraya bir buraya savuruyor. ve herkesin yüzünde bir mutsuzluk ifadesi. sikerler öyle casinoyu lan nerede eğlence. 
ben de gittim 20 liralık chip istedim adam bana pis fakir der gibi bakıp "en az 25 dolar hanımefendi" dedi "iyi hadi ver bakalım" dedim koydum 25 dolarlık chipimi rulette kırmızıya, kırmızı geldi aldım 50 dolarlık chipimi bozdurdum çıktım. kumar parası olana güzel hacı benim param o işler için çok kıymetli ben onu anladım. ha serdar ortaç gibi iki göt sallayıp tıntın yapıp borç ödeyebilecek olsam kalkmam o rulet masasından memelerimi sarkıta sarkıta basarım chipleri o ayrı.
[dipnot; kıbrıs'ı kumarhanelerden ibaret sanan bir tek bizim angut türkler. tüm yabancı turistler (ki %90 ingiliz) tarihi yer avında. doğası denizi falan da güzel yavru vatanın gidin görün bence.]

Tuesday, March 27

blog.


biz yaş itibariyle şimdilerin "sosyal medya"sının kurduyuz aslında, icq - mirc döneminden başlayıp yonja'dır 80630'dur hepsini tecrübe etmiş bir nesil olarak. walkman de dinledik discman de ipod da misali dünden bugüne sosyal medya desen hepsinde parmağımız vardır yani. ama derseniz ki en manalı, en gerçek hayata damga vuranlı hangisiydi işte ona hiç şüphesiz blogger derim. işte bu yüzden twitter'ın popülerleşmesiyle doğru orantılı olarak artan mikro blogging meselesi yüzünden yazılar azaldı diye bloglar kapatıldı gidildi, "bloglar bitti artık hocam yeaa" temalı fikirler dile gelmeye başladı falan ya ona çok ayar oluyorum ben. blog kapatmak nedir abi? blog dediğin belki yıllarca görüşmediğin, ama hep bir köşede senin arkadaşın olarak var olduğunu bildiğin o canım arkadaşlar gibidir. blog dediğin legodur, yeni yeni oyuncaklar çıktıkça bir köşede kalır belki ama bir an tekrar karşına çıktığında elini yine ona atasın, onunla oynayasın gelir.o yüzden artema musluğu misali açtım kapattım yazmıyorum geri döndüm falan safsataları rica ediyorum sadece facebook profillerinde yapılsın blogları da tüketim gençliğinize alet etmeyin sinirleniyorum. 

Monday, March 19

what's in a name?

jelatin hangi satırına daha çok katılacağımı bilemediğim yazısında demiş ki:
"Bir gün olur da evlenirsem, sevgili eşimden "kocam" diye bahsedeceğim bir blogum olsun istiyorum. Kocam geldi, kocam gitti, kocamla sinemaya gittik, döndük... Bazen ismiyle de bahsedeceğim; ama çoğunlukla KOCAM diyeceğim ya! Sevgilim, ise sadece ona karşı, seslenirken kullandığım bir kelime olacak. Ki o kelime, öyle güzel. Ne kadar aşk dolu, nasıl da sevgililik mertebesinde bir evlilik yaşadığınızı highlight ederken siz, pek de şık olmuyor. Aslında. Biraz... Sığ kalıyor". 
kadınların ilişkilerini hayatlarındaki adama verdikleri isimlerle meşrulaştırma çabaları beni de rahatsız eden bir durum. etrafınızdaki kadınlara bir bakın, varoşluk seviyesi evlenme teklifi aldıktan sonra sevgilisinden 'nişanlım' diye bahsetme hızıyla doğru orantılıdır. nişanlılık bu kadınlar için ilişkinin ciddiyetini ele güne duyurma ve "ben evlenilecek kadınım, bu da kanıtı" deme şekli olduğu için ışık hızıyla 'erkek arkadaşım'dan 'nişanlım'a geçilir. bu nispeten alışkın olduğumuz, bizim nesilde çok görülen bir durumdu. olayın evlilik sonrası boyutunu hayatımıza kazandıran isimse bittabi türkiye'nin orgazm olan ilk kadını ayşe arman. kendisi yazılarında kocasından 'sevgilim' diye bahsettikçe, 30 yaş üstü evli kadınların hipsterlıklarını gösterme metodu kocalarından 'sevgilim' diye bahsetmek oldu. jelatin'in sığ kalıyor tespitine tüm kalbimle katılmakla birlikte, olayın altında yatan başka bir şeyi de sorguluyorum. madem 'kocam' demekte bir sevgi eksikliği olduğunu düşünüp ilişkindeki ateşin sönmediğini kanıtlamak için 'sevgilim' deme gereği hissediyorsun; evlenmeseydin be abi, hep ateşli kalsaydın. yani hem sosyal normlara, toplumun sana dayattığına dört elle sarılacaksın, hem de linguistik tavırlarla marjinal ayağına yatacaksın. o işler ne yazık ki öyle olmuyor.
demem o ki herkes hayatındaki adama istediği şekilde hitap etsin ama o hitapları sosyal ortamlarda ilişki durumunu kanıtlama amacıyla kullanınca facebook ilişki kategorilerinden öteye gidemiyor insan. 20li yaşlardaki ilişkinin adını koyma saplantısı 30larda adamın adını koyma noktasına geldiyse kafalar hala olmamış, uyanalım ve büyüyelim lütfen.

Sunday, March 11

uzun ilişkilerde osuruk eşiği

en ilişki yaşamamış insan bile sağını solunu gözlemleyip uzun ilişkilerin seyriyle ilgili şu zaman çizelgesine ulaşabiliyor: 1. cicim ayları - aşk mektuplarından çeşitli hediyelere, her saniyeyi birlikte geçirmekten yorulmayıp saatlerce süren telefon konuşmalarına giden vıcık vıcık bir dönem. ergenlikle alakası yok, oluyor öyle şeyler. 2. ilişkiyi otutturma ayları - karşı tarafı daha iyi tanımaya başladığınız, sinir bozucu tarafları da olduğunu keşfettiğiniz ama sinir bozucu tarafların size vız geldiği, artık o ilk heyecan hislerinin azalmaya başlayıp adamı/kadını gerçekten derin bir hisle mi hayatınızda turuyorsunuza ayılmaya başladığınız aylar. zaten bu aşamayı geçince artık uzun ilişki formatına girilmiş oluyor bence. 3. alışkanlık ayları - ilişki oturmuş, birlikte geçirilen zaman rutinleşmiş, aşk yerini sevgiye bırakmış, genç bünyelerde yaşlandık mı amk hissi yaratan evcimen dönem. kendine ait hayatı daha bir özlemeye başlayıp ben bu gece arkadaşlarla takılayım hissini geri kazanmaya başladığın dönemdir de aynı zamanda ama ilişkiye bir zararı yoktur. şimdi bunların hepsi bilgimiz dahilinde. peki ya o kimsenin bahsetmediği osuruk eşiği? hele de aynı evde yaşamaya başladıysanız, ilişkide bir noktada kaçınılmaz bir aşamaya geliniyor: yanında osurmaktan/geğirmekten çekinmeme aşaması. bana sorarsanız her doğal ilişkide geçilen bir aşama bu, ve hayatınızı o insanla geçirecek olmanızın kanıtı da olabilir zira kimse ayrılık sonrası yatak performansının yanında osuruğunun nasıl koktuğunun raporunun da alemlere sızmasını göze alamaz diye düşünüyorum. kısaca demem o ki aşkın yoğunluğunun azalıp sevginin doğmaya başladığı uzun süreli ilişkilerde hollywood filmlerinin bahsetmekten kaçındığı bir osuruk eşiği de var, ayık olun hazırlıksız yakalanmayın.


Saturday, March 3

gelin-lik

bugün her genç kızın rüyası kontenjanından mayısta evlenecek olan na-jay'le gelinlik bakmaya gittim. gerçekten gelinlik denemekten çok daha zevkli bir şey bence deneyen insanı izleyip elinde çayınla (şampanya bekledik ama çay verdiler) yorumlar yapmak. ben tam bir ivana sert havasına girmiş "proporsiyonuna uygun değil bebeğim" gibi cümlelerimle gelinlik satıcılarını kendime hayran bırakmayı planlıyordum ki olaylar na-jay'in değişen planlarımı bilmeden benim için de randevu almış olmasıyla yön değiştirdi. ilk gittiğimiz butikteki kadın "şimdi siz buyurun" dediğinde "yok biz düğünümüzü erteledik, gelinlik giymeyi de düşünmüyorum zaten" dememle kadının gözünde dünyanın en zavallı, en aciz insanı oluverdim mi. önce inanamadı, sonra "ee tercih meselesi" falan diye gevelemeye çalıştı falan ama yüzdeki varoş-kadının-30unda-bekar-kadın-görünce-acıması ifadesi nasıl okunuyor belli değil. ikinci butiğe geçtiğimizde akademik kişiliğimi konuşturup bu işi bir araştırmaya döndürmeye karar verdim ve aynı cümleleri buradaki kadınlara da kurdum. aynı bakışlar, aynı ezikleme. yüzde yüz çalışıyor. hayır her genç kızın rüyası gelinlik giymek olmadığı gibi, bahsi geçen butiklerde de bir vera wang efendime söyleyeyim bir vivienne westwood satılıyor değil. salondaki perdeyi alıp kabarık eteğe takan kendine gelinlik yaptım diyor, öyle bir kıroluk pek çok gelinlikte. neyse ki çok marjinalim ve erkeklerle daha iyi anlaşıyorum da gelinlik giymeden evlenecek ve asiliğimi tüm dünyaya göstereceğim.

olacaksa böyle olsun.com

Saturday, February 11

ayıpçı

the bekar: televizyonda gerizekalı programlar izleyerek kafa boşaltmak şu hayatta en sevdiğim boş zaman aktivitelerinden biri olduğu için denk geldikçe digiturk'un güzide kanalı show plus'ta reality tv kontenjanının en saçma programlardan biri olan  the bachelor/bachelorette izlerim. bizdeki gelinim olur musun konseptinin annesiz, türk örf ve adetleriyle bezendirilmemiş orjinal hali; bir grup kadın ya da erkek tek bir kadın ya da erkek için birbiriyle yarışıyor, datelere çıkılıyor ve sonunda bir evlenme teklifi oluyor ya da olmuyor. şimdi bu amerikan toplumu tabii bizim gibi dindar nesillerden oluşmadığından son 3e kalındığında 'overnight date' denen olay oluyor ve bekar kızımız/erkeğimiz 3 adayla da bir gece geçiriyor. sikiş sokuş ortamı yani, evlenmeden önce bir test drive hesabı. işte bu datelerden sonra hanım kızımız ya da delikanlımız adaylardan birini eliyor ya, bu resmen yatakta en kötü olanı açık etmek değil mi? o kadın/erkek programdan sonra bu damgayla nasıl yaşayacak? buna dertlendim durup dururken. ayıp bence.

the tek kız: gece hayatına semi-dönüş yaptıktan sonra akbabalarla ilgili meramımı önceki postlarımdan birinde belirtmiştim. bir başka gözlem konusu da ikili dışarı çıkan kızlardan sadece bir tanesine yazış olmasındaki dram. gecenin başlarında gayet havalı, birbirleriyle muhabbet halinde olan kızlar masasının enerjisine ortamdaki heriflerden biri kızlardan birine yazmak istediğinde sıçılıyor. adam gelip kızla konuşmaya başlıyor, masadaki ikinci kız ise mal mal etrafa bakmaktan başka hiçbir şey yapamıyor. kendisini beğenen olmamasına mı yansın, kız kıza geçirilen gecenin berbat olmasına mı yansın, elini kolunu nereye koyacağını bilememesine mi yansın. bu acıları yaşatmaya hakkınız yok beyler. ya yanınızda öbür kıza asılacak başka bir tampon erkekle masaya yaklaşın, ya da ne bileyim kızı tuvalete giderken falan yakalayın. biraz saygı.

the çakma rockstars: şimdi zamanında ben de ankara rockstar ortamlarında bulunduğum için çok ters de konuşmak istemiyorum ama bu if'tir manhattan'dır bu gibi lokal barlarda gece programı yapan ve kendi şarkılarını değil, cover şarkılar çalan, kişisel olarak belki çok iyi ve kaliteli müzisyenler olsalar da oradaki ana amaçları popüler şarkılarla mekandaki insanları eğlendirmek ve para kazanmak olan gruplar böyle bir takım ışık oyunları, ses efektleri falan gibi şeyleri arkalarına alıp sahnede başıma rolling stones havalarına giriyor ya ben ona fıttırıyorum. o hareketlerin tavırların dans edişin falan nedir arkadaşım bir aynaya bak çapını bil yahu. bunların backstageleri de almost famous groupilerinin yarısı bile olamayacak mini etekli varoş kızlardan geçilmiyor ve böyle yalandan hayatlar yaşanıyor. gençliğinize yazık.