yavaştan planlar yapılmaya başlanmış olsa da ingiltere büyükelçiliğinden "evlilik işlemleriniz için arıyorum" telefonu gelene kadar pek ayıkmadığım evlenme işinde önemli bir adımı bugün hallettik: beyaz eşya alışverişi. kısa süreli ev döşemek çok kolay dostlarım, her şeyin en ucuzu olsun zaten 2 sene sonra satılacak kafası. yine de olmuşken düzgün olsun diye arçelik-beko ikilisine bakalım dedi annem, zaten aynı şirket seç birini. seçtim elbet, ama "bir dünya markası" olduğu için değil; bizim için hala "bir beşiktaş markası" olduğu için. hey gidi.
Wednesday, November 2
Thursday, October 13
vitamini kabuğunda
erkeğin aklı genelde sikinde derler tamam ama, manitamın ingiliz olduğunu duyunca daha adını bile sormadan "sünnetli mi?" demek nedir lan? ne kıymetli malınız varmış anasını satayım her konuşmanın odak noktası. hayır bir de o bilgiye ulaşınca ne olacak, o cevaba göre konuşmanın kalanına nasıl yön verecek, iki türü ayrı ayrı tecrübe etti de akıl mı verecek, ne yapacak belli değil. garipsiniz vesselam.
![]() |
| sünnetli - sünnetsiz fark etmez. |
Tuesday, October 4
kendinize "forever alone" kafası yapmadan önce bilmeniz gereken üç şey
bir: 2-3 sene süren ilişkiler yaşadıktan sonra yalnız kalınıp onunla bununla gezilen ama kimseye bağlanılamayan döneme rebound denir; forever alone değil. yani uzun ilişki bitiş acısı çekerken içinizden gelmeyen şeyleri çok yalnız ve cool olmanıza değil, kuyruk acısına bağlarsanız daha gerçekçi olur.
iki: etrafta doğru düzgün adam olmadığından ya da düzgünü size denk gelmediğinden sevgilisiz olmaya abazanlık denir; forever alone değil. yani "yanıyorum, kurudum, duvarlara tırmanıyorum" deyin canımı yeyin ama "hayat tarzım böyle yani forever alone bir insanım" derseniz kalp kırarım.
üç: hayatını sosyal paylaşım sitelerinde ve televizyon izleyerek geçirip evden çıkmamaya asosyallik, ya da iyi tarafıma denk gelirseniz depresyon denir; forever alone değil. yani siz mahallenin delisi kedili teyze olmanın pratiğini yaparken etraftan yalnızlıklar kraliçesi muamelesi beklerseniz daha çok beklersiniz.
durum budur.
Wednesday, September 28
kızlar çok rerörerö
şu hayatta ilişkiler üzerine kelam eden herkesin lafını en azından saygıdan bir kez dinleyeceksek benim demet akalın'dan alıntılayıp yaşlı kafa sallamasıyla tabii tabii tepkisi vereceğim en güzel laf "herkes hak ettiği gibi yaşıyor" olacaktır. ikili ilişkilerde ters giden, damara basan, insanda sinir bırakmayan bir hareketi varsa karşı tarafın, ve ben de o karşı taraftan şikayet eden birini duyarsam aklıma hep "e sen de öyle alıştırmasaydın o zaman" demek gelir; diyemem. yani eskiden böyle yuvarlak masalarda toplanıp afili aşk ve seks hayatlarımızı konuşurken öyleydi en azından. işbu "herkes hak ettiği gibi yaşıyor" denkleminin kadın tarafını koyduğum yer genelde budur, adamın kıskançlığından / sinirliliğinden / seni kısıtlamasından falan şikayet ediyorsan önce dönüp bakacaksın ben ilişki boyunca bunları nasıl tolere ettim.
denklemin erkek tarafıyla muhatabım ise ikili ilişkilerden ziyade "kız genellemeleri" hususunda gerçekleşiyor ve doğal olarak öyle tiplerin ağzına ağzına vurasım geliyor. misal; kızların para yemesi mevzusu. yoktur demiyorum, elbette vardır erkeklerle para için birlikte olan kadınlar, ne bileyim sürekli hesabının ödenmesini isteyen, bu tip maddi etkileri olan hareketlerle erkeklere "lan ben kaz mıyım" hissi yaratan kadınlar. vefakat adama sormazlar mı kaz değilsen neden yolduruyorsun kendini arkadaşım diye. baktın kız paranın peşinde; çek git. hem erkekliğini para harcayarak hissetmeye çalışacaksın, hem de para harcatan kadından şikayet edeceksin. onu hiç yemiyoruz biz.
misal iki; kadınlar evlilik delisi mevzusu. yok demiyorum, bizzat tanıyorum ben de öylesi aman ne yapsak da adamları kafeslesek modundaki kadınları. ama canım kardeşim, pek sevgili karşı cinsim, "ibrahim tatlıses kafaya darbeyi yedi ya evlilik kararını nasıl kolay aldı ehi ehi" seviyesindeki esprilerinizi sosyal mecralarda paylaşmadan önce fındık kadar amını sakındı diye kıymete bindirdiğiniz, namuslu bilip evlenilecek kız kategorisine soktuğunuz kızları bir düşünseniz. o kadar rahatsızlık veriyorsa; evlilik delisi kadınla gezme, bırak, çek git. hem kendi bokunu bile temizlemekten aciz ol, anneciğinin verdiği hizmeti verecek kadın arayışın hiç bitmesin; hem de orada burada kadınlar evlilik delisi. onu da hiç yemiyoruz biz.
şimdi o taşakları yavaşça yere bırak ve hak ettiğin kadınlarla, hak ettiğin gibi yaşamaya devam et.
![]() |
| gücüne mi gitti? |
özledim teninin kokusunu özledim
voodoo girl's groovy life başlığına yakışır "geçen şunlar oldu şunu yaptık buraya gittik böyle de komik şeyler öpt by" tadındaki yazılarımı özledim. arz ederim.
Friday, September 23
Tuesday, September 20
kadınsın sen uslu kal
![]() |
| sahalarımızda görmek istediğimiz hareketler. |
malum futbol dünyamızın yeni icadı seyircisiz oynanması gereken maçı "kadın taraftar"lara açmak. hürriyet'ten alıntılarsak "Türkiye bugün tarihinde bir ilke imza atacak. Tribünler adeta çiçek açacak ve Fenerbahçe-Manisaspor karşılaşmasını sadece kadın ve çocuk taraftarlar izleyebilecek". bir kere bu herhangi bir sıfatın başına "kadın" getirme işine ne kadar sinir olduğumu "kadın blogger" zamanlarından hatırlarsınız. dolayısıyla "kadınlara ve çocuklara futbolu sevdirme" motiviyle yapıldığı iddia edilen bu iş kadınların futbol taraftarlığı konusunda ilginç alt metinler içeriyor. yani TFF diyor ki "kadın dediğin sütten taraftar". yok ya? sen kadına stadları sevdirmek niyetindeysen önce o stadda kadın görünce salyası akan hanzoları bir temizle, kamerasını futbolcuların sümkürmesinden fırsat buldukça tribünde gördüğü kadınlara zoomlayan lig tv kameramanlarını bir eğit, stadlardaki tuvaletleri kullanılabilir bir hale getir; ondan sonra konuşalım. seyircisiz maça "yea bunlar zaten uslu uslu oturur küfür de etmez alsınlar bebelerini örgülerini otursunlar kenarda" mantığıyla kadınları çağırmakla olmuyor bu işler. gün gelir beşiktaş da seyircisiz oynama cezası alır da dişi kartallar tribünleri doldurursa uygulamalı da gösteririz kadın taraftar nasıl oluyormuş, sıkıntı yok. amına koduğumun yalandan pozitif ayrımcıları sizi.
Tuesday, September 13
noumalar memleketi fransa
üzerinden 1 ay geçmiş olmasına rağmen azimle yazmaya çalışacağım fransa gezi notları postuna hoşgeldiniz.
| reyizin reklam yıldızı olmasını kes |
fransa'da ilk durağımız paris idi. tepedeki önermeden başlayacak olursak, ırkçı bir söylem değil, basit bir gözlem benimkisi. avrupa'da o kadar yer gezdim (abart) bu kadar çok kara pipiyi bir arada görmedim arkadaş. halısaha maçındaki zenciye sahadaki tüm fenerlilerin "emenike" (those were the days) beşiktaşlıların da "nouma" diye seslenmesindeki düz adam mantığından alıp yürüyor ve fransa'yı noumalar memleketi ilan ediyorum kısaca.
| şanzelizenin en kral yerine dükkan açmışız hocam |
efendim biz paris sınırları içerisindeyken le marais adı verilen, sanatın ve sanatçının dostu bir bölgede kaldık. aynı zamanda gay bölgesi dediler, doğru olabilir zira herkes güzel herkes yakışıklı herkes bakımlı ve herkes stylish mi olur lan ayıp denen bir şey var. gitmeden önce aldığımız tüyolara dayanarak otel işine hiç girmedik, kiraladık evimizi mis gibi 4 gün yemeğimizi de rahat yedik çamaşırımızı da yıkadık herkese önerimdir. herkes stylish demişken, kasetçalar çantama iltifat aldığımı söylemeden edemeyeceğim düşün modanın başkentindeyiz ve benim çantam sükse yaptı yhaaa demek markafoni fransa'ya ulaşmamış zira her ay satışı var o çantaların biliyorsunuz.
| o kadar alterim ki baykuş gördüm mü kaçırmam |
paris'te yapın denilen her şeyi yaptık, yapmayın dediğim bir şey yok siz de yapın. yalnız louvre müzesiyle ilgili bir maruzatım var. abicim sen kossskoca müzesin, hadi ben sanat tarihi falan bilmem cahilim anlamıyorum ama kim bilir kaç tane çok değerli ve ünlü eser var içinde; sen kalkıp tuvalet yönü gösterir gibi levhalarla mona lisa reklamı yapıyorsun. orada o kadar memesini açmış kadın varken sırf çatalını göstererek sükse yapmayı başaran lisa bir havalarda, ondan sonra yüzlerce insan girebildikleri en dip noktaya kadar gidip tablonun fotoğrafını çekmeye çalışıyorlar. lan her yerde fotoğrafı var zaten madem gerçeğini görmüşsün iki çıplak gözle baksana. ben şahsen insanları yara yara en öne kadar gidip 5 dakika boyunca bir bok anlamadan mona lisa'yı izledim, oh dünya gözüyle bunu da gördüm dedim, sanata olan saygımı perçinledim geldim.
| fransa'nın delisi bu da. |
ve son olarak paris'teki inanılmaz mantık hatası: suları kokuyor. hani bulaşık makinesine yanlışlıkla dibinde omlet kalıntıları olan tavayı koyarsınız da tüm bulaşık berbat bir yumurtamsı kokuyla çıkar ya, hah işte o koku adamların suyunun default kokusu. yemin ediyorum nefesimi tutarak yemek yedim o tabakların kokusundan, kokuya karşı hassas olanlar hazırlıklı olsun gitmeden. bir paragrafta 'koku' sözcüğünü 'koku' romanından bile fazla kullanarak rekor kırdığım da gözlerden kaçmasın.
| gezi yazısına yediğimin içtiğimin fotosunu koymazsam ölürüm |
paris sonrası ailevi sebeplerden şöyle bir güneye indik, markette 5 euroya satılan şarabın bile müptelası olduk, oradan bordeaux'ya geçtik. bence çok şirin (yok neydi yeni trend kelimemiz 'keyifli') bir yer ama 3 günden sonrası bayar ona göre ayar çekin. son olarak da lyon yaptık, ilk gün müthiş müzeler gezdik, ikinci güne alışveriş ve park bahçe keyfi planları yapmışken sabah kalkıp tarihe bir bakarsın lan uçak yarın değil ki bugün, saat 11 uçak 2de, kaçırsak parasını geçtim benim vizemin de son günü, atlarsın taksiye pegasus'un sana lyon diye sattığı bilet başka şehir çıkar 1 saat götünden terleye terleye havaalanı yolu çekersin oldu mu sana yeni evin. böyle de macera dolu hayatlarımız var.
| gidek mi la |
Friday, September 9
ellerim buz gibi götüm karpuz gibi
çılgın yaz maceralarımın almanya ayağını yazıp fransa'ya fırsat kalmadan işe güce gömüldüm ama ona sıra gelene kadar yazın olan başka bir olayı anlatmak istiyorum gönül dostları; 6 KİLO ALDIM. böyle büyük yazdım ki ağzım dolu dolu söylediğim anlaşılsın. tabii bu kiloların tamamı yazın alınmış değil; italya'ya gitmeden önce "skerler yeaa zaten italya'da kesin kilo alırım dönünce dikkat ederim şimdi yiyebilirim" mantığına sahip olduğumdan şubat-mart civarı başlamış olabilirim ayılaşma sürecime. ben ki klişeyi bozmayıp en ağır zamanlarımı öss'ye hazırlanırken 56 kilo olarak geçirmiş insanım, şimdi baskülde aynı kiloyu görmek nasıl koydu anlatamam. bir de dolaptaki otuz pantolondan sadece iki tanesinin içine girebildiğimi farkedince dönüşü olmayan yola o haftadan sonraki ilk pazartesi girdim -ve tabii ki pazar akşamı iskender yedim. şimdi oradan buradan, farklı diyetisyenlerden ve diyet kitaplarından topladığım bilgilerle nesfit - müsli - ızgaratavuk - sebzeçorbası - salata ekseninde yaşamaya başladım. açlık o kadar koymuyor fakar sağımda solumda burger kingler, salçalı ev yemekleri falan olunca o can çekmesi ama yiyememe hissi var ya o fena koyuyor. yine de tutuyorum kendimi, azimliyim başaracağım. bir de "ay sana yakıştı kilo yaa" "ay sen nerene rejim yapıyorsun yaa"cılar olmasa hayat daha güzel olabilir.
kendikocagötlüdiyeherkeskocagötlüolsunisteyenkızlarbisusunartık.com
Sunday, August 21
kötü bira yoktur almanya olmayan ülkeler vardır
bu yazki "tatilimizde küçük bir sahil kasabasına gitmek yerine avrupa'yı gezelim ki tatilimiz çalışmaktan daha yorucu olsun" şenlikleri kapsamındaki ilk durağımız berlin'di. gidip görmüş olanların anlata anlata bitiremediği berlin benim de hoşuma gitti, kafama yattı.
| berlin in berlin (bu kadar da yaratıcıyım) |
arılaar.. arılaaar (coşkun sabah-anılar melodisiyle): berlin'de elinizi attığınız yerden türk çıktığını, istatistiksel olarak da berlin'in avrupa'nın en büyük türk şehri olduğunu hepimiz biliyoruz. peki ya arılar? anasını satayım önüm arkam sağım solum arı çiftliği, daha 5. dakikada hayatımın ikinci arı sokuşuna maruz kaldım ve hayattan soğudum. üstelik sokunca ölen cinsten arı da değildi gayet hayatına kaldığı yerden devam etti piç. buradan gezi yazısına bağlamak gerekirse berlin'e giderken yanınızda arı sokmasına karşı krem bulundurun (böyle de gereksiz ve ayrıntılı püf noktası veririm).
müze müze almanya: berlin müze severler için cennet. meşhur müzeler adası -ki türk taksicinin "bizden çaldıklarını sergiliyorlar" diye tanımladığı bergama müzesini de içeriyor- dışında güzel bir modern sanat müzesi keşfettik (tabii ki bir istanbul modern değil), maalesef checkpoint charlie'ye gidemedik ama DDR müzesini kaçırmadık. tabii biz biraz daha "ve hitler işte buradan halka seslendi" tadında tarihi yerler görmek istiyorduk ama olmadı, bir tek yahudiler için yapılmış olan anıt vardı ve onun da kapalı olduğu güne denk geldiğimiz için sanki onca insan öldüğü için değil üzerinde çocuklar zıplasın millet facebook fotoğrafları çektirsin diye yapılmış gibi bir hali vardı insanlar öyle gamsızdı sinirim bozuldu içimden "kahrolsun naziler!!1" dedim kinlendim. berlin duvarı sergisi de kaçırılmaması gereken sergilerden bir diğeri, yukarıdaki fotoğraf duvardan alıntı misal. gidilmeli görülmeli.
| currywurst. mis. |
yeme-içme: içkiyle ilgili özetim başlıkta saklı, gördüğünüz her birayı gözü kapalı içebilirsiniz adamlar yapmış. yukarıda resmettiğim 'currywurst mit pommes', bildiğin sosis patates ama doymadım doyamadım yemelere onu ben. yaz boyu kendimi yemelere verip kilo alma sürecimi 6 kiloyla sonlandırdığım için bu konuyu hızlı geçiyorum yeme-içme on numara takılın yani.
almanyalı sen türksün: türk -daha doğrusu genel olarak göçmen- mahallesi kreuzberg yıkılıyor. müthiş punk bir atmosfer, süper barlar, hint lokantaları, müzik mağazaları. gündüz türklüğünü pek hissettirmiyor ama akşam net anlıyorsunuz, berlin'e giderseniz bir akşamınızı ayırın derim. ayrıca ben şanslı bir piç olduğum için birol ünel'i gördüm uslu olursanız belki siz de görebilirsiniz.
lambaya püf de: yukarıdakilere ek olarak tavsiyelerim 1. kasvetiyle insanı büyüleyen (breh de breh) berlin'e minimum üç gün ayırmanız, 2. mümkün mertebe yürüyerek şehri gezmeniz ve 3. spree nehri turuna katılmanız. bir de 21. yüzyılda yaşadığımızdan internetin mucizelerinden yararlanıp hava durumunu kontrol ederek valiz hazırlamanız zira benim akılsız başımın cezasını önce donan götüm sonra havaya uygun kıyafet alabilmek için boşalan cüzdanım çekti, aman diyeyim.
| hayat size güzel amk. |
Subscribe to:
Posts (Atom)






